|
|
|
GİRESUN
A.D.S.M. // HASTA HAKLARININ TARİHÇESİ ...
|
Antik Dönem’den 20.
Yüzyıl’a Hasta Hakları Tıp tarihçisi Robinson, herhangi bir nedenle duyduğu acı
karşısında çığlık atan ilk insanı ilk hasta ve onun yardımına koşanı da ilk
hekim olarak tanımlamıştır.
Hastalıkların nedeninin tanrılara karşı
işlenen suçların cezası ya da kötü güçlerin etkisi olarak görüldüğü tarihöncesi
dönemde tedavi edici kişi de büyücü ya da Şaman olmuştur (1).
Şaman, tanrısal özelliklere ve yetkilere
sahip güçlü bir kişidir; hastanın illetten kurtulmak için ona ihtiyacı vardır ve
bu tedavi edici-edilen ilişkisinde hastanın söz sahibi olmaya hakkı olmamıştır.
Yazılı uygarlığın başlangıcı sayılan Sümerlerde şamanlar rahipliğe ya da
hekimliğe terfi ederek, tedavi ediciliğin kurumsallaşmaya başladığı gözlemlenir.
Rahip hekimlerin görev yaptıkları tapınaklar, ister Sümer’de ister Mısır’da
isterse Eski Yunan’da olsun “Tanrının evidir” ve tedavi etme gücü tanrısaldır.
Bu ilişki içinde hastadan beklenen yine rahip hekime koşulsuz itaat etmesi
olmuştur. MÖ 469’da Hipokrat’ın hastalığın vücuttaki dengenin bozulması
olduğunu, nedeninin de doğal şeyler olduğunu söylemesi ile birlikte tanrısal
nedenli hastalıktan bir nebze olsun uzaklaşılmasına karşın, tıp bilgisi hala
sınırlı bir grubun elinde olan gizli ve güç veren bir bilgi olmayı sürdürmüştür.
Bunun bir nedeni, hayatı etkileyebilecek çok özel bilgilerin, tedavi
yöntemlerinin niteliksiz ve kötü amaçlı kişilerin eline geçmesini engellemek
olmuştur.
Sonuçta hekim bilen kişidir ve yaptıkları
sorgulanamaz; hastasının yararı için çalışan hekime koşulsuz itaat ve güven
temeldir (1). Hipokrat’ın (M.Ö.460–370) hekimin en önemli ödevinin “hastanın
fikri ne olursa olsun onun yararına davranmak, asla zarar vermemek” düşüncesi
temelinde hastaya zarar vereceği inancı ile hastayı bilgilendirmek yüzyıllar
boyunca adeta yasaklanmıştır. Ortaçağ’da hastalık ve hasta kimi zamanlarda
şeytanla özdeşleştirilmiş, tanrının günahlardan arınmak için verdiği hastalık
cezası karşısında kimi zaman özellikle hiçbir şey yapılmamıştır (1).
İyileştirmek, yaşam vermek Tanrı’nın işidir.
Ortaçağ hekimleri de, kendilerini
tanrının bir uzantısı sayarak tedavi etmeye çalıştıkları hastaya bu konuda bilgi
verme gereğini görmemişlerdir. Müslümanlıkla birlikte ve özellikle de Anadolu
Selçukluları ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise “Hekim hastasının sorduğu
sorulara güzel, doğru sözlerle cevap vermeli, sözlerinde yanlıştan ve
şüphecilikten kaçınmalıdır” yaklaşımının gündeme geldiğini görmekteyiz (19).
17. yüzyıl’la başlayan “insanın sırf
insan olduğu için haklara sahip olduğu” görüşüyle birlikte, “sağlıklı yaşamak
hakkı ve tedavi edilmek” artık yalnızca bilgili hekimce sunulan bir lütuf olarak
görülmemeye başlanmış; toplumlar, bireyler devletlerden bu haklarını sağlamaları
ve korumalarını talep etmeye başlamışlardır. Hekim, zaman içinde devamlı değişen
ve gelişen bakış açısı ile artık “Beyaz Gömlekli Tanrılar” makamından
indirilmiş; oldukça farklı konumlara yerleştirilerek artık devletin sağlıklı
yaşam hakkını koruma ödevinin bir parçası haline gelmiştir. 2.2. 20. Yüzyıl’da
Hasta Hakları Sürecini Başlatan Gerekçeler 20. yüzyılla birlikte, özellikle de
insan haklarına ilişkin ilk yazılı düzenlemelerin de uygulama alanına
geçirildiği Amerika Birleşik Devletleri’nde hastalar en azından kendilerine
yapılacak konusunda bilgi alma ve izin verme haklarını sorgulamaya
başlamışlardır (20): § Mohr-Williams Davası (1905): Ann Mohr, sağ kulağında
yapılacak ameliyat için onam vermiş, ancak anestezi altındayken, cerrah Williams
sağ kulaktan daha öncelikli olarak sol kulağının tedaviye gereksimi olduğuna
karar vermiş ve sol kulağı ameliyat etmiştir. Hâkim, hastanın, bedenine
yapılacak girişimler için yetkilendirmesinin, ancak, hekimine, her bir girişim
için ayrı ayrı, gerçek-açık onam vermesi ile olası olacağı kararını vermiştir. §
Schloendorff davası (l9l4): Günümüzde, bireyin “kendi hakkında karar verme
hakkı”ndan kaynak bulan “aydınlatılmış onam”, ilk kez bu davada ele alınmış ve
aydınlatılmış onamın bireyin, “kendi hakkında karar verme hakkını koruduğu”
fikri doğmuştur. § Hunter-Burroughs davası (1918): Bu davada, hastaya karar
verirken yardımcı olacak, “aydınlatılmış onam” için gerekli olan bilginin
açıklanması ve hastanın karar sürecine katılması için “gönüllülüğün”
sağlanmasının önemi vurgulanmıştır. Bireylerin hakları konusundaki bu ve benzeri
bilinçlenmelerinin yanında Hipokrat’tan beri hastanın hekimine koşulsuz güveni,
hekimin de hastasının yararını koruması ve zarar vermemesi üzerine kurulu olan
hekim-hasta ilişkisi 20. yüzyılda hekimlerin yaptıkları insan hakları ihlalleri
ile birlikte derin yaralar almaya başlamıştır. § 19. yüzyılda Almanya’da Dr.
Albert Neisser, bel soğukluğu etkenini araştırırken, sifilisli hastaların
serumlarını, gizlice çocuk yaştaki sağlıklı hayat kadınlarına enjekte etmiş;
yaptıkları ortaya çıkınca kınama ve para cezası almıştır (21). § 1920’lerin
sonunda Lübeck Çocuk Kliniği’nde tedavi gören yoksul çocuklar, deneme amacıyla
canlı tüberküloz basilleri ile aşılanmışlardır (21). § 1930’larla birlikte Nazi
hekimler daha savaş çıkmamışken, Alman halkının sağlığını tehdit eden bazı
ırksal hastalıkları tedavi etme adına alt insan kabul ettikleri Yahudiler,
çingeneler, Slavlar, eşcinsel ve özürlüler üzerinde insanlık dışı deneyler
uygulamışlar; ikiz çocukları kullanmaktan çekinmemişlerdir. Bunu savaş döneminde
toplama kamplarında yapılan diğer vahşi araştırmalar izlemiştir (yüksek basınç
deneyleri, tuzlu su içirme, sülfanamid araştırmaları vb…).(21). Alman
hekimlerinin, İkinci Dünya Savaşı sırasında, hekimlik otoritesini insanlık
aleyhine kullandıklarının, Nuremberg Mahkemeleri’nde(21 Kasım 1946–21 Ağustos
1947) ortaya çıkarılması, hekim-hasta ilişkisindeki güveni önemli ölçüde
zedelenmiştir. Yargılanan 23 kişinin 20’si hekimdir ve bunların 16’sı Amerikan
Askeri Mahkemesi’nce suçlu bulunmuştur. Bundan sonra, hasta hekim ilişkisinin
“sözlü sözleşme”, bazı durumlarda da “yazılı sözleşme” hukukuna dayandırılma
gereği ortaya çıkmıştır (20, 22). Mahkeme sonrasında yayınlanan Nuremberg
Kodları’nda “insanlar üzerinde yapılacak tıbbi araştırmalarda uyulması gereken
ilkeler”in ilkleri yer almıştır.
1964 yılında Helsinki’de toplanan Dünya
Hekimleri Birliği, bu konuyu tekrar ele almış, kapsamlı olarak tartışılan
ilkeler “Helsinki Bildirgesi” olarak yayınlanmıştır. Bu bildirge birçok kez,
günün koşullarına göre değişen yaklaşımlar göz önüne alınarak yeniden
değerlendirilmiştir. İnsan hakları ihlalleri konusunda Nazi hekimler karşısında
bu kadar duyarlı olan Amerika, 2. Dünya Savaşı sırasında, Çin’i işgal eden Japon
ordu hekimlerinin Mançuryalılar ve savaş esirleri üzerinde yaptıkları, en az
Nazilerinki kadar vahşi deneyler karşısında, susmayı tercih etmiştir (23). Nazi
hekimlerini yargılayıp cezalandıran Amerikan hekimleri, insanlık dışı bir başka
araştırmayı Alabama Tuskegee’de 1932–1972 yılları boyunca tam 40 yıl boyunca hem
de devlet eliyle sürdürmüşlerdir. Birleşik Devletler Halk Sağlığı Servisi’nce
yürütülen araştırmada 399 ileri dönem zenci sifilisli hasta, hastalıklarının
ciddiyeti söylenmeden ve sifilisin kesin tedavisi geliştirildikten sonra bile
bilerek tedavisiz bırakılarak, hastalığın uzun dönem ve sonraki kuşaklara
etkilerini araştırmak için kullanılmışlardır. Bu insanlık dışı deney,
araştırmacı gazeteci Jean Heler tarafından ortaya çıkarılarak 25 Temmuz 1972
tarihinde Washington Star’da yayınlanana dek sürmüştür.
16 Mayıs 1997’de Başkan Clinton,
araştırmanın insanlık dışı olduğunu kamuoyuna duyurarak, geriye kalan 8 denekten
halk önünde özür dilemiştir (24) Birleşik Devletler’de hastaların açtıkları
davaların artması ve gerek hekimlerin gerekse hastanelerin büyük tazminatlar
ödemek zorunda kalması ile birlikte Amerikan Hastane Birliği, 1972’de yazılı
olarak bir ilk niteliğinin taşıyan Hasta Hakları Bildirisi’ni yayınlamıştır.
Amerikalı hekimlerin önerisiyle hazırlanan bu belgede yataklı kurumlara
yatırılan kişilerin kurumda yattıkları süre içinde bazı hakların söz konusu
olduğu, bu haklardan bir kısmının etik konulardan, bir kısmının da yasal
haklardan oluştuğu vurgulanmıştır (20).
|
|
|